Daha profesyonel bir site kurulumu için

8 Haziran 2016 Çarşamba

Canı Sıkılan Fil

, , 0




CANI SIKILAN FİL

“ Karşı yoldan bir insan geliyor. Ama ne hızlı. Koşuyor mu? Hayır koşmuyor. Dur bakayım, bir şeye binmiş. Acaba o şeyin adı ne? Biraz hızlanıp yetişeyim şuna. “

“ Hey, insan nasılsın? “

“ İyiyim, sağ ol fil. Sen nasılsın? “

“ Ben de iyiyim. Sen neyin üstündesin şimdi? “

“ Bu mu? Bisiklet canım. İki tekerlekli bisiklet. “

“ İki tekerlekli bisiklet mi? “

“ Evet. “

“ Hayatımda ilk defa görüyorum böyle bir şey. Her neyse. Ben sana ne soracaktım ya. Hah buldum. Canım çok sıkılıyor, ne yapayım? “

“ Canın mı sıkılıyor? O zaman bisiklete bin, rahatlarsın. “

“ Bisiklete mi bineyim? Beni taşımaz ki bisiklet. “

“ Sen de taşıyanını bul. “

“ Nerden bulayım? “

“ Bul bir yerden. “

“ Bulamazsam. “

“ Bulamazsan, seni taşıyacak kocaman bir bisiklet yap. İşim acele, haydi, bana müsaade. “

Adam bisikletle giderken, fil de, koşar adım ters yöne gitmeye başladı. Ama fil arada bir durup adamın arkasından baktı. Düşündü.

“ İnsana canım sıkılıyor dedim, bisiklete bin dedi. Rahatlarmışım. Acaba canı sıkıldığı
Sponsorlu Bağlantılar

için mi bisiklete biniyor? Tüh, keşke sorsaydım. Şuna bak, ne hızlı gidiyor. Sahi iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyor, düşmüyor, hayret! ”

Fil bisikletli adama yetişti:

“ Şey, canın sıkıldığı için mi bisiklete biniyorsun? “

“ Peşimden geleceğini anlamıştım. Sen çok meraklı bir filsin. Evet, canım sıkıldı, şöyle bir tur atayım dedim. Bisiklete binmek can sıkıntısına iyi gelir. Sana boşuna mı öğüt verdim? “

“ Peki, iki tekerleğin üstünde nasıl dengede duruyorsun? “

“ Alışkanlık meselesi. Bine-ine alışıyor insan. Öğrenirken biraz zorlandım ama sonra alıştım. Şimdi basit geliyor. “

“ Ben de alışabilir miyim dersin bisiklete binmeye? “

“ Sen önce bir bisiklet sahibi ol, daha sonra bana o soruyu sor. “

“ Bisiklet su üstünde gider mi? “

“ Hayır, ne üstünde, ne altında gitmez. “

“ Uçar mı? “

“ Hayır uçmaz. “

“ O zaman ne yapar? “

“ Kaçar. “

“ Nasıl? “

“ İşte bak böyle. Sakın peşimden gelme.”

Bisikletli adam, hızını artırıp uzaklaşıp giderken, fil, adamın arkasından bakakaldı.


SON

1 Aralık 2014 Pazartesi

KURNAZ T İ LK İ

, , 0




1. KURNAZ TİLKİ
Bir varmış bir yokmuş tilkiyle ayı varmış. Tilki;
“Hadi bağa gidelim üzüm yiyelim” demiş.
“Burnumuzdan gelene kadar üzüm yiyeceğiz” diye de gitmeden anlaşmışlar.
Gitmişler bağa yemişler yemişler. Tilki burun deliklerine iki üzüm sokuvermiş;
“Benim burnumdan geldi” demiş. Ayının burnundan gelmemiş ayı kaba
bizim gibi. Karnı davul gibi olmuş yiye yiye. Oradan bağın sahibi çıkıvermiş elinde
tüfekle. Tilki önden hemen koşmuş bağa girdikleri geçitten çıkıvermiş dışarı. Ayı
şişmiş karnıyla çıkamamış. Tilki’ye;
“Beni kandırdın” demiş ama faydası yok gari.
Tilki oradan giderken giderken yolda balıkçı gidiyormuş. Onu görmüş. Ölü
gibi yatıvermiş yolun üstüne boylu boyunca.
“Bunun kürkü para eder” demiş balıkçı almış da arabanın üstüne atıvermiş.
Tilki de arkadan hep balıkları atmış sonra kendi de atlamış götürmüş balıkları evinin
tavanına dizmiş. Balıkçı varmış köye balıkları satacak bir bakmış balıklar yok.
“Eyvah! N’oldu benim balıklar?” Tilkinin yaptığını anlamış tabi.
“Gideyim o tilkiyi bulayım öldüreyim!” demiş. Gitmiş o tilkiyi aramaya.
Bulmuş tilkiyi;
“Nasıl ettin sen bunu sen ölüydün ya!” demiş.
“Ben seni aldattım balıkları da tavana dizdim” demiş. “Ama istersen demiş
gidelim şuradan benim kuyruğuma sepet bağlayalım senin kuyruğuna testi
bağlayalım şurdan nehirden geçen balıkları avlayıvereyim sana” demiş.
Balıkçı da;
“Tamam” demiş.
135
Adamın kuyruğuna testi bağlanınca kalkar mı? Dolmuş testi adam
kalkamamış suyun içinde kalmış; “kırk kırk” etmiş boğulmuş. Tilkinin kuyruğundaki
sepetten su akmış geçmiş. Tilki;
“Gitti kırk tane balık bulamadı orada kaldı” demiş. Kurnaz Tilki ya herkesi
aldatmış.
Hatice AZAK, Paşaköy

19 Mayıs 2013 Pazar

KÜL KEDİSİ

, , , , , , 0




KÜL KEDİSİ

Zengin bir adamın karısı hastalanmış. Kadın ömrünün sona erdiğini anlayınca biricik kızını yatağının yanına çağırmış:
- Yavrum, demiş, iyi yürekli, uslu olursan Tanrı hep seninle birlikte olacaktır. Ben seni cennetten seyredeceğim, seni koruyacağım!
Bunları söyledikten sonra da gözlerini kapamış, ölmüş.
Kız her gün annesinin mezarına gider, gözyaşı döker; iyi yürekli, uslu bir kız olmaya çalışırmış.
Kış gelince kar mezarın üzerine beyaz bir örtü örtmüş. İlkyazda güneş bu kardan örtüyü sıyırıp kaldırdığı sırada adam bir başka kadın almış.
Kadın eve iki kızını da birlikte getirmiş. Kızlar görünüşte güzel, beyaz şeylermiş ama yürekleri hem kötü, hem de karaymış. Artık zavallı üvey kız için kötü günler başlamış. Kızlar aralarında şöyle konuşurlarmış:
- Bu aptal kız hep yanımızda mı oturacak böyle?.. İnsan yediği ekmeği hak etmeli!.. Cehennem olsun buradan şu hizmetçi kılıklı şey...
Kızın güzel giysilerini üzerinden soyup almışlar. Soluk, eski bir entari giydirmişler. Ayaklarına birer takunya geçirmişler:
- Aman şu kurumlu prensese bakın! Ne de süslenmiş!
diye alay etmişler. Kızı mutfağa yollamışlar.
Kızcağız burada sabahtan akşama kadar en ağır işleri görmeye başlamış. Gün doğmadan kalkar, su taşır, ateşi yakar, yemek pişirir, kirlileri yıkarmış. Üstelik kızkardeşler ona türlü muziplikler yaparlar, onunla eğlenirler, küllerin içine bezelyeleri, mercimekleri dökerler; kız oturup bunları ayıklarmış. Akşamları yorgun düşünce de ona bir lokma ekmek vermezlermiş. Zavallı kız ocağın başında küllerin yanına uzanıp yatarmış. Bu yüzden üstü başı her zaman tozlu, kirli olduğu için ona "kül kedisi" adını takmışlar.
Gel zaman, git zaman... Bir gün babaları panayıra gitmek istemiş. Üvey kızlarına "size ne getireyim?" diye sormuş. Biri:
- Süslü giysiler! demiş. Öbürü:
- İnciler, elmaslar!.. demiş.
- Ya sen ne istersin kül kedisi?
- Babacığım, eve dönerken şapkanıza dokunacak ilk dal parçasını bana getiriniz!
Adam iki üvey kızına süslü giysiler, inciler, elmaslar almış. Dönüşte yeşil bir korudan atla geçerken şapkasına bir fındık dalı dokunmuş. Bu dalı kırmış, yanına almış. Eve gelince üvey kızlarına istedikleri şeyleri vermiş. Kül kedisine de fındıklıktan kopardığı dalı vermiş. Kül kedisi teşekkür etmiş, doğru annesinin mezarına gitmiş, bu dalı mezarın üstüne dikmiş. Sonra gözyaşlarıyla onu sulamış. Dal tutmuş, güzel bir ağaç olmuş. Kül kedisi günde üç kez bu ağacın altına gider, göz yaşlarını akıtarak yakarırmış. Her defasında da bir ak kuş gelip dallara konarmış. Kız bir şey istedi mi, kuş oradan aşağı bunu atarmış.
Günün birinde kral üç gün, üç gece süren bir eğlenti hazırlamış. Bu eğlentiye ülkenin bütün güzel kızları çağrılıymış. Kralın oğlu bu kızlar arasından bir nişanlı seçecekmiş de ondan... İki kızkardeş, bu törende bulunacaklarını duyunca sevinmişler. Hemen kül kedisini çağırmışlar:
- Saçlarımızı tara... Pabuçlarımızı fırçala... Tokalarımızı ilikle... Kralın sarayındaki eğlentiye gidiyoruz! demişler.
Kül kedisi dediklerini yapmış ama ağlaya ağlaya... Çünkü o da bu eğlentiye gitmek istiyormuş. Üvey annesine gidip yalvarmış, izin istemiş. Kadın:
- Hay kül kedisi hay, demiş. Şu kirin pasınla düğüne de mi gideceksin? Ne giysin var, ne de pabucun... Bir de dans etmek mi istiyorsun?
Kız durmadan yalvarıp yakarınca:
- Bak, bir tencere dolusu bezelyeyi küle döktüm... İki saat içinde bunları ayıklayıp toplarsan eğlentiye gidebilirsin! demiş.
Kız arka kapıdan bahçeye çıkmış:
- Sevgili güvercinler... Kumrular... Gökyüzünün bütün kuşları... gelin, bana yardım edin de şunları ayıklayalım. İyileri şu kaba... Kötüleri kursağa!.. diye bağırmış...
Bunun üzerine mutfağın penceresinden içeriye önce iki beyaz güvercin girmiş; arkalarından kumrular, onlardan sonra da gökteki bütün kuşlar pır pır uçarak gelmişler, külün çevresine dizilmişler. Güvercinler küçücük kafalarını eğerek tık tık tık tık diye işe koyulmuşlar. Öbür kuşlar da tık tık tık tık diye iyi bezelye tanelerini ayıklayıp tencereye doldurmuşlar. Daha bir saat bile geçmeden iş bitmiş, kuşlar uçup gitmişler. Kız tencereyi üvey annesine götürmüş. Artık düğüne gidebileceğini umarak seviniyormuş. Fakat kadın:
- Hayır, kül kedisi, demiş, giysin yok.. Dans edemezsin. Herkes seninle alay eder.

Kız ağlayınca:
- İki tencere dolusu bezelyeyi bir saat içinde küllerin içinden ayıklayabilirsen gidersin!
demiş.
Kadın bunu söylerken içinden "nasıl olsa yapamaz!" diye düşünürmüş. Kadın iki tencere bezelyeyi küllerin içine boşaltmış. Kız yine arka kapıdan bahçeye çıkmış:
- Sevgili güvercinler... Kumrular... Gökyüzünün bütün kuşları!.. Gelin, bana yardım edin de şunları ayıklayalım! İyileri şu kaba... Kötüleri kursağa!
Bunun üzerine mutfağın penceresinden içeriye önce iki beyaz güvercin girmiş. Arkalarından kumrular, onlardan sonra da gökteki bütün kuşlar pır pır uçarak gelmişler, külün çevresine dizilmişler. Güvercinler küçücük kafalarını eğerek tık tık tık tık diye işe koyulmuşlar. Öbür kuşlar da tık tık tık tık diye iyi bezelye tanelerini ayıklayıp tencerelere doldurmuşlar. Daha yarım saat bile geçmeden iş bitmiş, kuşlar uçup gitmişler. Sonra kız tencereleri üvey annesine götürmüş. Artık eğlentiye gidebileceğini umarak seviniyormuş. Fakat kadın:
- Bunların hiçbirinin yararı yok. Gidemezsin... Çünkü giysin yok, dans edemezsin. Yanımızdayken senden utanırız! demiş.
Sonra kıza arkasını dönmüş; iki kibirli kızıyla birlikte acele acele çıkıp gitmiş.
Evde kimseler kalmayınca, kül kedisi, annesinin mezarına, fındık ağacının altına gitmiş:

"Sallan, silkin minik ağaç!" "Üstüme altın gümüş saç!"

diye seslenmiş. Kuş ağaçtan aşağı sırma ve kılaptan işlemeli bir giysiyle gümüşlü lameden bir iskarpin atmış. Kız çabucak bunları giymiş, eğlentiye gitmiş. Ne kızkardeşleri, ne de üvey annesi onu tanıyamamış. Bunun yabancı bir prenses olduğunu sanmışlar. Altın sırmalı giysiler içinde kız o kadar güzel görünüyormuş ki... Hiçbiri kül kedisini aklına getirmiyor; evde kir pas içinde oturduğunu, küller içinden bezelye taneleri ayıkladığını sanıyorlarmış. Prens kıza doğru gelmiş, elinden tutmuş, onunla dans etmiş. Bir daha da kızın elini elinden ayırmamış. Artık kimseyle dans etmek de istememiş. Bir başkası gelip
de onu dansa kaldırmak isterse: "benim dans arkadaşım bu!" dermiş. Kız akşama kadar dans etmiş. Sonra eve dönmek istemiş. Fakat Prens:
- Seninle birlikte geleceğim! demiş.
Anlaşılan, kimin kızı olduğunu öğrenmek istiyormuş. Kız bir kolayını bulup oradan sıvışmış, güvercinliğe girmiş. Prens beklemiş durmuş. Babası gelince yabancı bir kızın güvercinliğe girdiğini söylemiş. Yaşlı adam içinden "sakın bu kız kül kedisi olmasın?" demiş. Güvercinliği yıkmak için kazmayla balta getirmiş ama içinde kimseyi bulamamışlar.
Kadınla kızları eve döndükleri zaman kül kedisini kirli giysileriyle küller içinde yatar bulmuşlar. Bacanın içinde donuk ışıklı bir yağ lambası yanıyormuş. Kül kedisi güvercinliğin arkasından atlayıp kaçmış. Koşa koşa doğru fındık ağacına gitmişmiş. Orada güzel giysileri çıkarmış, mezarın üzerine koymuş. Kuş da bunları alıp götürmüş. Sonra soluk renkli entarisini giymiş, mutfağa girip küllerin yanına oturmuş.
Ertesi gün eğlenti yeniden başlayıp da evdekiler gidince, kül kedisi yine fındık ağacına koşmuş:

"Sallan, silkin minik ağaç!" "Üstüme altın gümüş saç!"

demiş. Bunun üzerine kuş, dünkünden daha gösterişli bir giysi atmış. Kız bu giysiyi giyip eğlenti yerinde görününce herkes güzelliğine parmak ısırmış. Prens de o gelinceye kadar beklemişmiş. Hemen elinden tutmuş. Yalnızca onunla dans etmiş. Başkaları gelip de ona dans önerdikleri zaman: "benim dans arkadaşım bu!" demiş.
Akşam olunca kız gitmek istemiş. Prens peşine takılmış. Hangi eve girdiğini görmek istiyormuş. Fakat kız yine sıvışmış; evin arkasındaki bahçeye girivermiş. Bahçede güzel, iri bir ağaç varmış. Üzerinde nefis armutlar sallanıyormuş. Kız, tıpkı dallar arasındaki bir sincap gibi, ağaca tırmanmış. Prens onun nereye gittiğini anlayamamış ama babası gelinceye kadar beklemiş:
- Yabancı kız sıvışıp gitti. Galiba armut ağacının tepesine çıktı! demiş.
Babası içinden: "Bu kül kedisi olmasın sakın!" demiş. Balta getirtmiş, ağacı devirmiş ama üzerinde kimse yokmuş. Mutfağa girdikleri zaman kül kedisini orada, her zamanki gibi, küllerin yanında yatar görmüşler. Çünkü kız ağacın öbür yanından inmiş, fındık ağacındaki kuşa gidip güzel giysileri teslim etmiş, kendi soluk renkli entarisini giymişmiş. Üçüncü gün üvey annesi, babası, kızkardeşleri evden çıkar çıkmaz, kül kedisi yine annesinin mezarına gitmiş, ağaca seslenmiş:

"Silkin, sallan minik ağaç!" "Üstüme altın gümüş saç!"

Bunun üzerine kuş kıza öyle bir giysi atmış ki, o güne kadar böyle süslü, böyle göz kamaştırıcı bir giysi kimsenin sırtında görülmemişmiş. Pabuçlar da som altından işlemeliymiş. Kız bu giysileri giyerek eğlenti yerine varınca, herkes şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş. Prens yine yalnızca onunla dans etmiş. Biri gelip ona dans önerse: "benim dans arkadaşım bu!" dermiş.
Akşam olunca kül kedisi gitmek istemiş. Prens de onu evine kadar götürmeye kalkmış. Fakat kız öyle bir koşmaya başlamış ki, oğlan peşinden yetişememiş.
Gel gelelim, prens bu kez bir kurnazlık düşünmüş: Bütün merdivenlere zift sıvatmış. Kız koşa koşa inerken sol ayağının pabucu bunlara yapışıp kalmış. Prens eğilip bu tek pabucu almış. Mini mini, cici bici, som altınla işlenmiş bir pabuç...
Ertesi sabah bu pabuçla birlikte adama gitmiş:
- Ayağına bu pabuç uyan kızdan başkasıyla evlenemem! demiş.
Bu sözleri işitince kızkardeşlerin ikisi de sevinmişler. Çünkü bunların ayakları pek güzelmiş. Büyük kız pabuçla birlikte odaya gitmiş, ayağına giymek istemiş. Annesi de yanındaymış. Fakat kızın baş parmağı bir türlü pabuca sığmamış. Bunun üzerine annesi kızına bir bıçak vermiş:
- Parmağını kes! demiş, kraliçe olunca zaten yaya yürümene gerek kalmayacak!
Kız parmağını kesmiş. Ayağını zorla pabuca sokmuş. Acıdan dişlerini sıka sıka dışarı çıkmış. Prense görünmüş. Bunun üzerine oğlan kıza nişanlısı gözüyle bakmış. Onu atına bindirmiş. Birlikte çıkıp gitmişler. Yolları mezarın yanından geçiyormuş. Oradaki fındık ağacının üstünde duran iki güvercin seslenmişler:

Pabuç çok dar, içi kanlı
Evde bekler öz nişanlı!

Oğlan kızın ayağına bakmış, kanlar aktığını görmüş. Atın başını çevirmiş... Bu uydurma nişanlıyı evine götürüp bırakmış. Asıl nişanlının bu kız olmadığını söylemiş.
Bu sefer öbür kızkardeşe pabucu giydirmek istemişler. Kız odaya girmiş. Parmakları rahatça pabuca girmiş ama topuğu fazla gelmiş. Bunun üzerine annesi bir bıçak vermiş:
- Topuğundan bir parçasını kes... Kraliçe olunca yaya yürümene gerek kalmayacak zaten!
demiş.
Kız topuğundan bir parça kesmiş. Ayağını zorla pabuca sokmuş. Dişlerini sıka sıka dışarı çıkmış, prense görünmüş. Oğlan kıza nişanlısı gözüyle bakmış. Onu atına bindirmiş. Birlikte çıkıp gitmişler. Fındık ağacının önünden geçerlerken, dallardaki iki güvercin seslenmiş:
Pabuç çok dar, içi kanlı
Evde bekler öz nişanlı!

Oğlan kızın ayağına bakmış, pabuçtan kanlar aktığını, beyaz çorabı kıpkızıl boyadığını görmüş. Atının başını çevirmiş... Bu uydurma nişanlıyı da evine götürüp bırakmış: "Bu da asıl nişanlı değil; başka kızınız yok mu?" demiş. Adam:
- Hayır demiş, yalnızca ölen karımdan kalan küçük, kılıksız bir kül kedisi var şurda... Ama o size nişanlı olamaz ki...
Prens bu kızı da yukarı yollamasını istemiş: Fakat anne:
- Hayır, hayır, demiş üstü başı pek kirli... Bu kılıkla görünmesi doğru değil!
Fakat oğlan kızı kesinlikle görmek istemiş. Bunun üzerine kül kedisini çağırmışlar. Kız önce ellerini, yüzünü yıkamış, temizlenmiş. Sonra içeri girmiş. Yerlere kadar eğilerek prensi selamlamış. Oğlan kıza sırmalı pabucu uzatmış. Kız bir iskemleye oturmuş. Ayağındaki kaba takunyaları çıkarmış, pabucu giymiş, pabuç ayağına tıpa tıp gelmiş. Kız doğrulup da prens yüzüne bakınca, bunun, dans ettiği kız olduğunu anlamış:
- İşte asıl nişanlım! demiş.
Üvey anneyle iki kızkardeş korkmuşlar, Öfkeden sapsarı olmuşlar. Oğlan kül kedisini atına bindirmiş. Birlikte çıkıp gitmişler. Fındık ağacının önünden geçerlerken iki beyaz güvercin seslenmiş:

Pabuç uygun, içi kansız, Nişanlındır işte bu kız!"

Kuşlar bunu söyler söylemez, uçup gitmişler. Kül kedisinin omuzlarına konmuşlar. Sanki
kızın mutluluğuna katılmak istiyorlarmış. Genç nişanlılar kiliseye giderlerken, üvey kızkardeşlerden büyüğü sağda, küçüğü solda yürüyormuş. Güvercinler bunların birer gözlerini gagalayıp oymuşlar. Dönüşte büyük kız solda, küçük kız sağda yürüyormuş. Bu kez de güvercinler öbür gözlerini gagalayıp oymuşlar. Böylece kızlar kötülüklerinin, ahlaksızlıklarının cezasını ömürlerinin sonuna kadar kör olarak çekip durmuşlar.

KURBAĞA KRAL YAHUT DEMİRDEN HEINRICH

, , , , , 0




KURBAĞA KRAL YAHUT DEMİRDEN HEINRICH

Evvel zaman içinde bir kral varmış. Bu kralın kızları pek güzelmişler. Ama en küçüğü o kadar güzelmiş ki çok şeyler görmüş olan güneş bile, ne vakit bu kıza rasgelse hayran olurmuş. Kralın sarayına yakın bir yerde büyük, karanlık bir orman bulunuyormuş. Bu ormanda yaşlı bir ıhlamur ağacının altında bir kuyu varmış. Pek sıcak günlerde prenses ormana gider; bu serin kuyunun başında otururmuş. Can sıkıntısını gidermek için de yanına bir altın top alır, havaya atıp tutarmış. Bu, kızın en sevdiği oyunmuş.
Gel zaman, git zaman... Günün birinde prensesin, havaya attığı altın topu eline düşmemiş, yere çarpmış, yuvarlana yuvarlara dosdoğru suya dalmış. Prenses topun arkasından baka kalmış. Top gözden kaybolmuş. Kuyu o kadar derin, o kadar derinmiş ki, dibi görünmezmiş. Bunun üzerine kız ağlamaya başlamış. Ağladıkça ağlıyor, bir türlü üzüntüsü yatışmıyormuş. Kız böyle hıçkırıp dururken biri kendisine seslenmiş:
- Neyin var, prenses? Öyle acı acı bağırıyorİçinden de şunları geçirmiş: "Ahmak kurbağanın saçmalarına da bak! Suda kendi gibilerin arasında oturup kuvak kuvak eder durur. Kurbağadan insana dost mu olurmuş?"
Kurbağa, kızın verdiği sözü duyunca, kafasını suya çekmiş, dibe dalmış. Bir süre sonra ağzında topla yüze yüze yukarı çıkmış, topu çayıra fırlatmış.
Prenses, en sevdiği oyuncağını yeniden görünce pek sevinmiş. Topu yerden almış, fırlamış gitmiş.
Kurbağa arkasından bağırırmış:
- Bekle, beni de birlikte götür... Ben senin gibi koşamam ki...
Fakat onun, gücü yettiği kadar kuvak kuvak diye bar bar bağırması ne işe yarar ki? Kız buna kulak bile asmamış, eve koşmuş. Zavallı kurbağayı unutuvermiş. Kurbağacık da yine kuyunun dibine inmiş.
Ertesi sabah, kız kralla, bütün saray adamlarıyla birlikte sofrada oturup altın tabağından yemeğini yerken mermer merdivenlerden şırıp şırap, şırıp şırap diye birinin çıktığını duymuşlar. Az sonra, bu gelen kapıyı vurmuş:
- Küçük prenses, kapıyı aç! diye seslenmiş.
Kız koşmuş, dışardakinin kim olduğunu görmek istemiş. Kapıyı açar açmaz karşısında kurbağayı bulmuş. Kapıyı hızla kapamış, sofraya dönüp yerine oturmuş ama korkudan da bitmiş. Kral, kızın yüreğini güm güm çarpar görünce:
- Neden korktun kızım, demiş, yoksa kapının önünde bir dev mi var, seni alıp götürmek mi istiyor?
Kız:
- Hayır, demiş, dev değil; pis kurbağa!
- Kurbağa senden ne istiyor?
- Ah babacığım... Dün ormanda kuyunun başında oturmuş oynuyordum. Altın topum suya düştü. Çok ağladım. Bu kurbağa onu çıkarıp bana getirdi. Üzerime çok düştüğü için ben de kendisini dost edineceğime söz verdim. Onun sudan çıkabileceğini hiç ummamıştım. İşte şimdi dışarda... İçeri girmek istiyor.
Bu arada kurbağa ikinci kez kapıyı çalıp seslenmiş: Kralın küçük kızı, aç kapıyı gireyim,
Dün kuyunun başında, serin suyun yanında
Bana verdiğin sözü tuttuğunu göreyim.
Kralın küçük kızı, aç kapıyı gireyim! Bunun üzerine kral:
- Verdiğin sözü tutmalısın, demiş, git, ona kapıyı aç!
Kız gitmiş, kapıyı açmış. Kurbağa hoplayarak içeri dalmış. Kızın peşinden sandalyesinin yanına kadar gelmiş; orada oturmuş:
- Kaldır beni, yanına al! diye seslenmiş. Kral buyuruncaya kadar kız aldırmamış.
Kurbağa sandalyeye çıktıktan sonra sofranın üstüne de alınmak istemiş. Sonunda sofraya çıkınca kıza:
- Altın tabağını yanaştır, birlikte yiyelim demiş.
Kız bunu da yapmış ama, seve seve yapmadığı görülüyormuş. Kurbağa şapur şupur yemeği yemiş. Fakat lokmalar kızın boğazına dizilmiş. Sonunda kurbağa demiş ki:
- Karnımı tıka basa doyurdum, yorgunum. Haydi beni odana götür... İpek yatağını düzelt de yatıp uyuyalım.
Prenses ağlamaya başlamış. Soğuk kanlı kurbağadan tiksiniyormuş. Ona dokunmaya cesaret edemiyormuş. Nasıl olup da güzel, temiz yatağında yatacakmış.
Fakat kral öfkelenmiş:
- Sıkıntılı zamanında sana yardım edenden tiksinmemelisin!
demiş.
Bunun üzerine kız kurbağayı iki parmağıyla yakalamış, yukarı götürmüş, bir köşeye bırakmış. Fakat kız yatağa girince kurbağa sürüne sürüne gelmiş:
- Yorgunum, demiş, ben de senin gibi rahat rahat uyumak isterim. Beni al, yoksa gidip babana söylerim.
O zaman kız fena halde Öfkelenmiş, kurbağayı tutup kaldırmış, olanca gücüyle duvara fırlatmış:
- Al sana rahatlık bakalım... Seni mundar kurbağa seni! demiş.
Fakat kurbağa yere düşer düşmez kurbağalıktan çıkmış; güzel gözlerinin içi gülen, bir prens olmuş. Babasının isteği üzerine de kızın sevgili dostu, kocası olmuş. O zaman, kötü yürekli bir cadının onu büyüleyerek bu kılığa soktuğunu kıza anlatmış. Ondan başka kimsenin kendisini kuyudan kurtaramayacağını söylemiş. Sabahleyin ikisi birlikte oğlanın ülkesine gitmeye karar vermişler. Sonra uyumuşlar.
Ertesi sabah, güneş onları uyandırdığı sırada sekiz kır at koşulu bir araba gelmiş. Atların başlarında beyaz devekuşu tüyleri varmış. Altın zincirlerle arabaya bağlıymışlar. Arkada genç kralın uşağı sadık Heinrich duruyormuş. Efendisi, bir kurbağa kılığına girdiğinden beri sadık Heinrich'in kalbi o kadar üzüntü içindeymiş ki, yüreği acıdan, kederden çatlayıp dağılmasın diye, kalbinin çevresine demirden üç çember koydurmuşmuş.
Araba genç kralı alıp ülkesine götürmek için gelmişmiş. Sadık Heinrich ikisini de kucaklayıp arabaya yerleştirmiş. Kendisi de arkadaki yerine oturmuş. Bu kurtuluştan dolayı çok seviniyormuş.
Bir parça yol aldıkları sırada Prens arkasında bir çatırtı duymuş; sanki bir şey parçalanmış gibiymiş. Bunun üzerine arkasına dönüp seslenmiş:
- Heinrich, araba mı kırıldı? Bir baksana!
- Merak etme hiç prens, korku gelmesin sana! Kuyunun dibinde bir iğrenç kurbağayken siz, Onulmaz acılarla kıvranırken kalbimiz Yüreğime sardığım çemberlerden biri bu!
Yolda bu çatırtı bir daha, bir daha olmuş. Her defasında prens araba kırıldı sanmış. Oysa bunlar, sadık Heinrich'in yüreğindeki çemberlerin kopup parçalanışıymış. Çünkü efendisi kurtulmuş, mutlu olmuşmuş.

KURTLA YEDİ OĞLAK

, , , , , 0




KURTLA YEDİ OĞLAK

Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:
- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!
Küçük oğlaklar:
- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.
Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:
- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:
- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:
- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun! Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:
- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?
Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:
- Ayaklarıma bir parça un serp demiş. Değirmenci kendi kendine:
- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:
- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!
Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:
- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Oğlaklar bağrışmışlar:
- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.
Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya
başlamış.
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:
- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.
Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş
ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:
- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı? Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:
- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.
Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:

Şu acayip işe bak!
Karnım bir şeyle dolmuş; Yuttuğum altı oğlak
Sanki birer taş olmuş!
demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:
- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.
Masaloku.blogspot.com bir yazım paylaşım blogudur. Eğer siteki paylaşımlardan bir ya da birden fazlasının T.C. yasalarına aykırı olduğunu veya yayınlanmasında diğer yasal ya da etik engeller olduğunu düşünüyorsanız lütfen site yönetimi ile iletişime geçiniz



leventekce @ yandex.com


Masalların faydaları...

Masallar, zor durumlarla başa çıkabilme, dinleme ve akıl yürütme becerilerini artırıyor.
Dil gelişimine katkıda bulunuyor.
Düşünce gücünün gelişmesini destekliyor.
Çocuğun hayal dünyasını zenginleştiriyor.
Dinleme ve akıl yürütme yetileri ile entelektüel birikimlerini geliştiriyor.